Blue Garfield

13/10/2007

KÖR KUYU YADA CADI KAZANI

KÖR KUYU YADA CADI KAZANI NE DERSEN DE…

 

“ Artık tamamen farklı bir hayat yaşıyorum. Allah’ıma şükürler olsun o iğrenç hayattan kurtuldum. Ne olur beni tanıma. Anlayışın için teşekkür ederim.”

 

Hepimizin irili ufaklı yanlışları vardır. Yaptığımız bu yanlışlar toplum tarafından da hiçbir şekilde kabul görmüyorsa ve bu bizim yaşam tarzımız haline gelmiş ise vay halimize.

 

Vay halimize!!! Çünkü bu demektir ki hayatta yapayalnız, çaresiz, savunmasız kaldığımızın garantisidir. Eğer ki kendimiz gibi birilerini bulamamışsak ortak bir noktamız olan insanlar yoksa çevremizde.

 

Vay halimize!!! Çünkü tek başınasındır. Zavallıcıksındır. Yaptığın yanlıştır. Ve bir an durur düşünürsün. Ben ne kadar iğrencim, ne kadar kötüyüm yada ne kadar bilmem ne işte. Bu zincir devam eder durur. Bunalırsın. Dalıp dalıp gidersin uzaklara. Çünkü ortak paydada buluştuğun insan gün gelip devran dönünce seni tanımak istemez. Sana sırtını çevirir. Bir merhabayı dahi çok görür. Seni yıkanda budur zaten. Yaşadıkların değil.

 

Bu durum tıpkı yıllar boyunca beraber  bir yastığa başkoyduğun insanın sana sırtını çevirmesi gibidir. O an yıkılırsın işte.

 

Her neyse gelin geçmişimizde ne kadar kötü isekte, iyi isekte ve şimdi değiştiğimizi idda etsekte yinede sahip çıkalım geçmişimize. Ne kadar kaçarsak kaçalım bizi asla bırakmaz geçmişimiz. Bu sahip çıkmayı körü körüne yapalım demiyorum ama en azından temkinli olalım ve ne kadar kötü bir geçmişimiz olsada o kötülükler içinde güzellikler vardır en azından o güzellikleri –arkadaşlıları, dostlukları- yaşatalım. Bunu yapalım ki daha güzel günlere erelim. Gelecekteki güzel günlerde bizim de katkımız olsun.

 

İşte bu noktada içinde kopan fırtınalardan korunmak için sığınacak bir liman ararsın. Bulursan ne mutlu sana. Ya bulamazsan peki o zaman durumun ne olur. Kördüğüm misali düğümlenir kalırsın. Hani derler ya aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık misali hiçbir çıkış yolu bulamazsın. Sonu olmayan, karanlık kör kuyularda tıkanır kalırsın.

 

Hiçbir zaman o kör kuyulara düşmemeniz dileklerimle, düşmüşseniz yada düşerseniz de bir an önce kurtulmanız umuduyla. 

 

 

 

26/7/2007

Yeniden merhaba

Evet dostlar yeniden merhaba herkese... Merhaba... Merhaba... Merhaba... Kopmamacasına merhaba...

4/10/2006

ACEMİCE BİR KARALAMA DAHA

İŞ BİLEN DOKTOR

 

            İş için sürekli müşteri ziyaretlerine gidiyordum. Biz satış temsilcilerinin tabiriyle sürekli sahada oluyorduk. Tabi sahadayken gerek planlı müşteri ziyaretleri gerekse yine bizim deyimimizle çatkapı habersizce yapılan müşteri ziyaretlerine genelde –gerçi her zaman- yaya olarak gidiyor günde ortalama 3-4 km yol yürüyorduk. Tabi kullandığımız toplu taşıma araçlarını saymazsak. Çat kapı yapacaksak yürümek gerekiyordu.

            Zaten vücudum kırılmaya, kırmızı alarm vermeye neden arıyordu. Kötü hava koşulları, aldığım gıdaya dikkat etmeme sonuçta vücudumun infilak etmesine neden oldu ve yine sahadayken belim ağrımaya başladı. Bu ramazanın ilk gününe denk geldi. Yürürken birden belim ağrımaya başladı ve akşamına da devam etti. Evime geldim. Yemeğimi yedim ve yattım. Ertesi gün için dinlenebileceğimi bir şikayetimin olmayacağını düşünüyordum. Daha sahur yemeğine kalktığımda anlamıştım ne kadar yanılmış olduğumu.

            Kararımı vermiştim. O gün sahaya çıkmayacağım erkenden hastaneye gidecektim. Hergün ki gibi sabah kalktım, tıraşımı oldum, içimdeki karamsarlığı yansıtacak olan; aslında giymeyi sevmediğim siyah takımı giydim ve ofise gittim. Nerdeyse herkesten önce girmiştim ofise ben gittiğimde ofisboy olan Coşkun ve yeni oluşturulan takımdan bir kişi vardı. Yerime geçtim, oturdum, bir önceki akşamdan kalan evrağımı tamamladım ve raporumu yazdım. Tabi bu arada tarifi imkânsız acı duyuyordum. Bir an önce liderimiz Deniz hanım gelsinde izin alayım çıkıyım diyordum. Arkadaşlarım birer birer gelmiş fakat o halâ ortalıkta yoktu. Neyse sonunda geldi. Mavi gözlerinin her zamanki şirinliği ile bir göz kırptı ve yerine geçti. Evrağımı hazırladım kendisine teslim ettim ve durumu anlattım o gün hastaneye gitmek için izin istedim. Beklememi söyledi. Bekledim. Günlük geleneksel toplantımızı yaptık. Hedefler verildi. Toplantı bitti ve koltuklarımıza geçtik. Herkes plan yaparken ben boş boş oturuyordum. İlk defa bu kadar rahattım. Çünkü o gün program yapmayacaktım ve stressiz olacaktım. Uzun zamandır bu kadar rahat bir sabah geçirdiğimi hatırlamıyorum.

            Arkadaşlar satışa çıkarken ben hastaneye gidiyordum. İşe başladığımdan beri hep iş için gidiyordum hastanelere ama bu kez durum farklıydı. Bu sefer hasta olarak gidiyordum hastaneye. Uzun zamandır herhangi bir sağlık problemim nedeniyle hastaneye gitmemiştim. Bu sefer durum bana göre oldukça ciddi idi. Belim ağrıyordu ve ayakta duracak halim yoktu. Deyim yerindeyse baston yutmuş gibi yürüyordum. Hastaneye giderken aklıma birden böbreklerimde bir problem olabileceği aklıma gelmişti. Fakat

            Gittiğim hastane özel ve yabancı bir hastaneydi. Daha önceden gözümdeki rahatsızlıktan dolayı gitmiştim ve hastane hizmetinden doktorların ilgisinden ve çalışanların nezaketinden memnun kalmıştım. Koridorlarında ilaç kokusu yoktu. Belki de  beni oraya çeken oydu. Vezneden dahiliye servisi için  sıramı aldım ve sıra aldığım doktorun odasının olduğu koridora doğru ilerlemeye başladım. Vezneden sonra dört adım yürüdüm ve sağa döndüm dört adım daha yürüdüm ve dört basamaklı bir merdivenden çıktım. Doktor odalarının kapısının sağ tarafında yer alan doktor isimlerinin yazılı olduğu tabelaları okuyarak dahiliyeci ve aynı zamanda başhekim yardımcısı olan Dr. Murat Bey’in kapısına geldim. Kapı kapalıydı ve kapının karşısında duvara yaslanmış olan kırklı yaşlarında bir bayan hasta bekliyordu. Ondan başka bekleyenler de vardı fakat diğerleri oturuyorlardı. Ayakta olduğu ve Murat Bey’in odasının karşısında beklediği için ona Murat Bey’i  bekleyip beklemediğini ve sıra numarasının kaç olduğunu sordum. Benim numaram 14 idi. Sormamın nedeni ise tahmini olarak ne kadar süre bekleyeceğimi tahmin etmek içindi. Bilmesem de olurdu ama merak işte. Zaten hastanenin bilgisayar sistemi bir karışıklık olmasına izin vermiyordu.  İçeriye; kiminsırası gelmişse Dr. Murat Bey’in davetiyle o girebiliyordu. Soruma aldığım cevap oldukça ilginçti. Sanırım bazı (!) hastanelerde yaşanan sıra karmaşasından endişelendiğim düşünmüş olmalı ki bana verdiği cevap aynen şu idi. Merak etme sen oğlum. Murat bey iş bilen doktor kendisi bir bakınca kimin sırası geldiğini anlıyor ve içeriye alıyor. Muayeneden sonra anladım ki gerçektende D.r. Murat  işini iyi biliyor. Yaptığı muayeneden sonra boğaz akıntım ve ağrımda, 2 gün sonrasında ise belimde hiçbir ağrı kalmadı.

             

17/9/2006

GİDENİN ARDINDAN

GİDENİN ARDINDAN

 

Söyle bana nerdesin şimdi

Ne yapmaktasın

Aslında tahmin etmek zor değil

Evlilik hazırlıkları yapmaktasın

Yada evlendin

Kendi evinde oturuyorsun

 

Hani beni unutamazdın ya

Beni çok seviyordun hani

Yalanmıydı söylediklerin

Sevda dolu sözlerin

Hayır değildi biliyorum ama

 

...

 

Daha sevdamızın alevi sönmemişken

Nasıl nasıl bir başkasına tutuldun

 

Demek bu kadar basit

Bu kadar anlamsızmış

Uğruna mücadeleler verdiğimiz sevgimiz

 

O kıskançlıkların

Bana bakışların

O telefonların

O yaşananlar, paylaşılanlar

Hepsi birer rüyamıydı

Yoksa yalanmıydı

Yada gerçek ama anlamsızmıydı

 

Belki ikimizde gururumuza yenik düştük

Aramadık birbirimizi

Bir kere tuttu keçi inadımız

Ne sen aradın ne de ben

 

Umarım şimdi mutlusundur

Umarım mutlu olursun bir ömür boyu

Umarım kıymetin bilinir

Ben bilemedim

Ama o bilir umarım

 

 

 

15/9/2006

nedir?

varlığına inanıpta ispatlayamadığınız şeyler varmıdır? varsa nedir?

10/9/2006

KÖR KUYU

KÖR KUYU YADA CADI KAZANI NE DERSEN DE…

 

“ Artık tamamen farklı bir hayat yaşıyorum. Allah’ıma şükürler olsun o iğrenç hayattan kurtuldum. Ne olur beni tanıma. Anlayışın için teşekkür ederim.”

 

Hepimizin irili ufaklı yanlışları vardır. Yaptığımız bu yanlışlar toplum tarafından da hiçbir şekilde kabul görmüyorsa ve bu bizim yaşam tarzımız haline gelmiş ise vay halimize.

 

Vay halimize!!! Çünkü bu demektir ki hayatta yapayalnız, çaresiz, savunmasız kaldığımızın garantisidir. Eğer ki kendimiz gibi birilerini bulamamışsak ortak bir noktamız olan insanlar yoksa çevremizde.

 

Vay halimize!!! Çünkü tek başınasındır. Zavallıcıksındır. Yaptığın yanlıştır. Ve bir an durur düşünürsün. Ben ne kadar iğrencim, ne kadar kötüyüm yada ne kadar bilmem ne işte. Bu zincir devam eder durur. Bunalırsın. Dalıp dalıp gidersin uzaklara. Çünkü ortak paydada buluştuğun insan gün gelip devran dönünce seni tanımak istemez. Sana sırtını çevirir. Bir merhabayı dahi çok görür. Seni yıkanda budur zaten. Yaşadıkların değil.

 

Bu durum tıpkı yıllar boyunca beraber  bir yastığa başkoyduğun insanın sana sırtını çevirmesi gibidir. O an yıkılırsın işte.

 

Her neyse gein geçmişimizde ne kadar kötüysekte, iyiysekte ve şimdi değiştiğimizi idda etsekte yinede sahip çıkalım geçmişimize. Ne kadar kaçarsak kaçalım bizi asla bırakmaz geçmişimiz. Bu sahip çıkmayı körü körüne yapalım demiyorum ama en azından temkinli olalım ve ne kadar kötü bir geçmişimiz olsada o kötülükler içinde güzellikler vardır en azından o güzellikleri yaşatalım. Bunu yapalım ki daha güzel günlere erelim. Gelecekteki güzel günlerde bizim de imzamız olsun.

13/5/2006

Anneler günü

 

       Yüce Allah tarafından hepimize verilen kimimizin değerrini bilip, kimimizin bilmediği, kimimizin onu tanıyıp, kimimizin tanıyamadığı ve biz koruycu olarak önce 9 ay karnında taşıyıp ve 9 ay sonunda dünyaya getirip bütün hayat akışını bize göre düzenleyen ağladığımızda uykusunu bölen hastalarndığımıada göz yaşlarıyla bulunduğu yeri denize çeviren KANATSIZ MELEKLER olan adına ANNE denilen varlıklarımızın dünyadaki en büyük mirasımız olan analarımızın anneler günü nü kutluyorum. Tüm Annelerin bu özel günü kutlu olsun. Fakat şunuda söylemek istiyorum bu sadece sembolik bir gün olarak kutlanıyor onları sadece bu gün değil her zaman hatırlayalım ve gönüllerini alalım.

        Annem şimdi yine senden uzkalardayım tıpkı daha önce 4 yıl olduğu gibi tıpkı bu günkü gibi o zamanda öğrenci olduğum için. Seninle aramızda kilometrelerce yollar olabilir fakat sen her zaman için benim yanımdasın. Her evladın kendi anasına söylediği gibi bende sana söylüyorum SENİN GİBİ BİR ANAYA SAHİP OLDUĞUM İÇİN  o kadar şanslıyım ki anlatamam. Senin bana kattığın değerler aşıladığın sevgi tohumları her ne kadar okuyamayıp o yönden eksikliğin olsada sen bir çok kişiden daha iyi yetiştirmişsin beni ve kardeşlerimi tabi burada babamıda unutmamalıyım elbette. Bunu nerden mi anlıyorum bakıyorumda çevremde belirli bir yaşa gelmiş belirli bir konuma ulaşmış insanlar senin bana v ekardeşlerime aşıladığın duygulardan oldukça uzaktalar. Tıpkı senle aramızda olan kilometrelerce fark kadar uzaklıktalar hatta daha fazlasıyla.

 

 

Tüm annelerin ANNELER GÜNÜNÜ KUTLUYORUM ve bir çoğunun sadece ANNE olduğu için saygıyla ellerinden öpüyorum... Allah sizlerin yokluğunu bizlere hissettirmesin. Sizlerin yokluğu bizim için çekilmez olur.

 

 

Ve sizlerle bri şey paylaşmak istiyorum çok değil 3-5 gün bile yok bu olayı yaşayalı. Anne ve babası ayrı olan bir arkadaşımla oturmuş gazete okuyorduk ve gazetenin bir köşseinde annelik bir sanattır sloganı vardı ve arkadaşımın tepkisi o zaman benim annem iyi bir sanatçı değil dedi.

 

Ve yine diyorum anacığım sen bu sanatı öylesine gerçekleştiriyor v eyaşatıyorsun ki üzerin everilen rolü öylesine benimsemişsinki hemde o kadar cefaya rağmen gece gündüz demeden bizim için kendini heba ettin ve halada ediyorsun ben sennin hakkını nasıl öderim canım annem.

 

23/4/2006

Bir hikaye

GEREDE’DE YAŞAMAK

 

 

Eylül’ün  onunda Gerede’ye kış çoktan gelmişti. Bolu’nun yüksek dağlarında Gerede ilçesinde tek başına hayatını kazanmak, eğitimini tamamlamak uğruna zorlu yaşamak katlanmak zorundaydı Orhan. En zor olanı da Gerede’de öğrenci olmaktı. Ve dahası aşırı soğuğa ve yalnızlığa katlanmakta zorlanıyordu Orhan. Bir türlü alışamamıştı yöre halkına ve bölgenin yaşam şartlarına.

Alışamamıştı. Fakat mecburdu burada yaşamaya, geleceğini kazanmak adına içinde bulunduğu zor şartlara katlanmaya. Yinede mutluydu. Mutlu olmasını biliyor yada kendisini mutlu edecek oyunlar bulmaya çalışıyordu. Ne kadar ısınamamış olsada  yaşadığı Gerede’ye yinede  kendisine göre küçük bir yaşam kurmuştu orda.

Küçük bir odası vardı. Kolay olmuyordu ısınması fakat yorganın altında ancak ders çalışabiliyordu. Gece geç saatte okuldan geliyor sobayı yakmaya çalışıyor yemek hazırlığına girişiyor zor zahmet hazırladığı tarhana çorbasının içini ısıtması umuyordu.  5 dakikada hemen soğuyan çorbayı üşütmeden içip hemen ders çalışmaya başlıyordu. Gerede’nin soğuğuna karşı mücadele ederek. O küçük odasında bulunan soba sönmeden gün içinde gördüğü dersleri tekrar etmek istiyordu fakat Gerede soğuktu zor zahmet yarım saatte yaktığı soba hemen sönüyor ve bir daha vakit kaybetmemek için onu yakmaya çalışmıyor hemen yorganın altına saklanıyordu. Güzel bir alışkanlığı vardı yatmadan önce mutlaka bir satırda olsa kitap okumalıydı. Okumadan yattığında o gece rahat uyuyamıyor kendisinde bir eksiklik hissediyordu. Gecenin bir yarısında uyanıp o kitabı okuduktan sonra ancak rahat bir uykuya dalıyordu. Evde bir tek arkadaşı vardı. Onunla konuşuyor, onunla dertleşiyordu. O onun Aşkıydı. Adına Aşkım koymuştu onun. O bir arkadaşı tarafından hediye edilmiş ve çok sevmişti ona o soğuk Gerede gecelerinde Aşkım yanından bir an olsun ayrılmıyor onu ısıtıyordu.

Orhan aslında çok uysal, mütevazı, biraz çekingen, saygın kişiliği olan dürüst bir insandı. Okul ile ev arasında geçen Gerede yaşamı boyunca hiçbir kimseyle kötü bir diyalogu olmamıştı. Çevresinde pek tanınmayan, dışarı pek fazla açılmayan bir insan olmasına rağmen beyefendi kişiliğiyle sınıfta, okulda ve mahallede  sevilen saygı duyulan  bir insandı. 

O mahalle için bir yabancıydı tabi mahallede ona. Fakat yeni mahallesine alışması, kendini kabul ettirmesi zor olmadı. Öncelikle kendini sevdirdi. Yaşadığı mahalle biraz muhafazakârdı. Mahallede genelde yaşlı insanlar vardı. Tahminine göre büyük bir kısmı emekli, bir kısmı başka gelirleri olmayan insanlardı. Hepside namazında niyazında olan insanlardı. Vakit namazlarını dahi camide kılıyorlar, boş zamanlarında toplanıp mahallenin bir köşesinde oturuyorlar sohbet ediyorlardı. Hepsi bir arda oluyordu mahallelinin. Tıpkı liseli çocuklar gibi. Merak edenler soruyorlardı. Sen Apaydın’lardanmısın diye. Sadece Orhan’la konuşmak için. Çünkü onu tanımıyorlar, merak ediyorlardı. Hakkında bilgi sahibi değillerdi. Sen kimsin, öğrenci misin, nerelisin, nerde oturuyorsun gibi sorular soruyorlardı.

Mahallenin kadınları da aynı erkekleri gibiydi. Boş zamanlarında bir araya gelip, bir köşede oturup sohbet ediyorlardı. Ya da bir kısmı ayak üstü konuşuyorlardı. Yine bir sabah , Orhan evden çıkmış okuluna gidiyordu. Kapının önünde konuşan kadınlar burada oturan öğrenci sen misin, nerelisin, tek mi kalıyorsun, annen gelecek mi, zor olmuyor mu, ne kadar kira veriyorsun gibi sorular soruyorlardı.

Mahalle şehir merkezine biraz uzakta kalıyordu. Şehir merkezi ile Dayıoğlu mahallesini D100 Karayolu ayırıyordu. Alışveriş yapılabilecek iki tane bakkalı ve bir tane bisküvitçisi vardı mahallenin, onun haricinde ne bir kahvesi, ne bir manavı nede başka bir şeyi vardı. Bir okul, bir cami ve iki bakkaldan ibaretti sosyal yaşam o mahallede birde tutulan köşe başlarından.

 Şimdi oturduğu evi zor zahmet bulmuş, Gerede koşullarına göre biraz fazla olan ev sahibinin şartlarını kabül etmiş ve eve yerleşmişti. O an için kabül etmek zorundaydı. Çünkü Gerede’ye geldiği ilk günden beri ev aramış ama bulamamıştı ve artık yurt çok sıkıcı geliyordu ona. Hem daha öncede 4 yıl yurtta kalmıştı hem de yurtta yemek çıkmıyordu. Onu için çarşıya gitmeliydi. Çay içmek istese dört kat aşağı inmeli ve çayını kantinde içmeliydi. Odasına ne yiyecek nede içecek çıkarabiliyordu. Bu ramazan ayında büyük problem oluyordu. Daha ramazan ayının ilk günleriydi Ramazan ayı için geçici olarak sahur yemeği çıkardılar fakat bir keresinde sahurda çıkan tavuktan zehirlenmişti. Ayrıca yurt beklediği kadar temiz olmuyordu. On kişilik bir odada kalıyordu. Gece öğreniminde okuyordu. Okuldan saat onbir de çıkıyor, yarım saat yürüdükten sonra ancak yurda gelebiliyordu. Gece aç kalmaması için üstünü değiştirmeden kantine inmek zorundaydı, yemek yiyebilmesi için yarım saati kalıyordu çünkü kantin saat on ikide kapanıyordu ve kalabalık oluyordu on beş dakika yemek sırası bekliyordu bunun nedeni de yaklaşık olarak altmış kişi birden sıraya giriyordu. Bazen ekmek kalmadığı dahi oluyordu. Ekmek kalmadığı için dolayısıyla aç kalıyordu. Ve yatmak için hazırlanması, biraz kitap okuması saat bir buçuk sularını buluyordu. yatıp uyuması ise saat ikiyi. Arkadaşlarıyla biraz sohbet edecek olsa saat üçü, dördü buluyordu. Sabah adeta koğuş kalk sesleri ile uyanıyordu. Müdür yardımcısı; diğer –en az iki- memurla birlikte odaları dolaşıyor, yatanları saat dokuzda kaldırıyorlardı. Kaldırmadan gitmiyorlardı. Bu sıkıntılardan kurtulmak için eve çıkmak zorunda olduğunu hissediyordu.

Yeni evi hoşuna gitmişti Orhan’ın.  Apartman bir aile apartmanıydı. Ve güvenliydi. Bahçesi çevrilmiş. Eve girebilmek için iki kapıdan geçilmesi gerekiyordu. Mahallesinde büyükbaş hayvancılık ve  kümes hayvancılığı yapılıyordu. Kümes hayvancılığının başını da kazlar çekiyordu. Her ailenin mutlaka az sayıda da olsa kazı bulunuyordu. Kazların göz renginin mavi olduğunu ve hep merak ettiği kazların cinsiyetinin nasıl anlaşıldığı konusundaki merakını gidermişti sorup öğrenerek,  tespit etmiş ve sosyal varlıklar olduğunu anlamış, onlarda arılar kovanlarına nasıl yabancı bir arı almıyorsa aralarına yabancı bir kaz almıyor ve hepsi birden kovalamaya başlıyordu. Kazların içgüdüsel olarak kafalarını farklı bir şekilde uzatıp savunma amaçlı kullandıklarınıda görmüştü fakat en ufak bir harekette kaçıyorlardı. Oturduğu mahallede yüksek okulda okuyan tek yabancı öğrenciydi..

. Oturduğu mahallede, özellikle oturduğu evinin salonunun karşısındaki Akasya Sokak’ta bulunan evlerin hepsinin bahçesinde bulunan meyve ağaçları dikkatini çok çekiyor, ağzının suyu akıyordu. Özellikle armut ağaçları bulunuyordu bahçelerde.sonra elma ve erik ağaçları takip ediyordu.

Dışarıda yemek yemeyi fazla seven bir insan değildi. Kendi kendine ve sevdiklerine yemek yapmayı seviyordu. Sonuç itibariyle özetle Orhan’ın melek gibi bir ruhu vardı. Herkes çok severdi keratayı. Bir başka yaşanmış gerçek hayat hikayelerinde görüşünceye kadar esen kalın. Ha sakın unutmayın bir gün sizi de kaleme alabiliriz. Çünkü gözümüz üzerinizde, biz sizi takip ediyoruz.

23/4/2006

OLMUYOR BE GÜZELİM

OLMUYOR BE GÜZELİM

 

Olmuyor be güzelim sen olmadan

Yetmiyor sadece sesini duymak

Sen ordasın ben burada

Buram buram hasret var yüreğimde

 

Özlüyorum, yaşıyorum seni

Sen olmasan da yanımda

Durmaya, dayanmaya

Yalnızlığına alışmaya çalışıyorum

Olmuyor be güzelim sen olmadan

 

Seni istiyorum, seni yaşıyorum

Yanında olmak, ellerinden tutmak

Sana sarılmak istiyorum

Ama olmuyor be güzelim

Sen yanımda olmadan

 

N’olacak bizim bu halimiz

Sen orda ben burada

Çekilmiyor hasretin

Çekilmiyor özlemin

Sen orda ben burada

N’olacak bizim bu halimiz

 

Sen ordasın ben burda

Ama aklımda hep sen  varsın

Söyle be güzelim

Ne yaptın sen bana böylede

Bağladın beni kendine

Olmuyor be güzelim

Sen yanımda olmadan

 

13/4/2006

Meyveler

İnternette gezinirken gördüğüm bir soru aklıma takıldı ve cevabını bulamadım bu soru başka bir soruyu da aklıma getirdi.

 

Soru aynen şöyle idi. Neden mavi renkte bir meyve yok? Var olduğunu biliyorsanız bu hangi meyvedir? 

 

Yine aynı yerde patlıcanın bir meyve olduğu iddaa ediliyor. Bende patlıcanın yanına salatalık ve domatesi ekleyereksoruyorum bunlar meyve midir yoksa sebzemidir? 

« Önceki —